Gündem

28 Ekim 2011 Cuma

Flu...


         Kafa yorgunluğu bendeki. “Çok yürüdüm,ayakta kaldım,ders uzadıkça uzadılar ” beynimdeki bulanıklığı ört bas etmek için. Kendimle kalınca anlıyorum kafamda ne büyük bir ağırlık taşıdığımı. Omuzlarımda değil artık yüklerim,kalbimde ağırlaşmıyor. Hepsini çöpe atar gibi beynime atmışım,hor kullanmışım,yıpratmışım. Fedakarlık etmişim kalbim için;ağırlaşmasın daha fazla yorulmasın diye. Fazla gelmiş bazı seyler.
         Sinyaller hiç iyi gelmiyor,en çok da uyumaya çalışınca başlıyor bu hastalığın belirtileri. O zaman komaya giriyor beyin gözlerini kapattığın anda başlıyor nöbetin. En çok geceleri yoruluyor kalple beyin.
         Kendimle kalmanın iyi geldiğine tereddütteyim artık. Sese,gürültüye,kalabalığa da gelemiyorum bu ara beynimi kemirircesine rahatsız ediyor. Huzur,sükunet daha cazip geliyor. Ama maymun iştahlı bendeki kalple beyin. Sessizliği buldukları anda kıran kirana bir mücadeleye tutuşuyorlar. Yorgunluğu ve uykusuzluğu da bana bırakıp onlar da susuyorlar bu sefer. O zamanda ya kalemim isyan ediyor ya dilim. Birinden birini özgürlüğüne kavusturuyorum aklımın iplerini salmamak için. Bir iki çift laf etmeye yelteniyorum o da boş çıkıyor bu aralar kalem hep galip geliyor.
         Susmak erdem miş ne böyle ogretmislerdi ya bize belki bir faydası olur diyorum. Ve susuyorum… Gece gündüz birbirine karışıyor,susuyorum…

25 Ekim 2011 Salı

bumerang ödülleri

http://bumerang.hurriyet.com.tr/bumerang-odulleri/37409.htm

Elde Var Sıfır...



         ”Neyse” deyip geçmeyi yeğlerdim.O kadar pervasız olup,canı yanmayanlardan ,”sükunetin hala altın olduğuna inananlardan”…Bildiklerimizin dışında çoğu şey.Aklımızda büyütüp beslediğimiz dünyadan fizan kadar uzak “gerçek”.
        İlişkilerin iki kişi arasında yaşandığına inancım nasıl yok olabildi.Nasıl bu kadar çabuk yıkıldı tabular? İki kişi arasında değil her insan kendiyle savaş veriyor günümüz modasında. “Biz” kavramını ağzına küfürmüşçesine almaktan korkanlar var.”Ben” var artık.”Benim doğrularım”,”benim düşüncelerim”,”senin sorunların”. ve daha da acısı “benim hayatım” var. İki kişinin verdiği ortak karar sonucu girdikleri ilişkinin içinde ” benim hayatım” var. “Biz” temelli cümlelerden korkan,bencilliği kendine hobi edinmiş taraflar var artık.Bütün bunlarla ; boğazında düğüm düğüm kalmış ve kalmaya da devam eden,sessizliğe geçit vermeyen cümlelerinle mi başa çıkacaksın?
         ” Sertap Erener/Yalnızlık Senfonisi” girer devreye…(ışıklar kapanır,uzun bir nefes…, diyaloglar beynini istila eder,geceye yenik uykuya hasret …yeni bir gün başlar.) Yeni bir eziyeit “Sıla/Ne Çok” çalmasıyla başlar.Geceye hoşgeldin,güne merhaba sonatı : “Tarkan/Beni anlama” …

Bencilim,bencilsin....benciliz



     Son zamanlarda “gözlemleme”nin cılkını çıkardığımı hissetmem için,bir sohbet  sonrası kendimle kalmam  yetti. Başkalarının  ilişkileri benim  hayatımın  neden bu  kadar  içinde? Ben çok kaptırıyorum  kendimi , bir yerde otururken  gözüm  çok  mu  takılıyor başkalarının  hayatlarına, çok  dinleyip ,çok  sahiplenip, çok  mu  yorum  yapıyorum acaba? Bunun  iyi  olup  olmadığına  hala  cevap  bulamadım  ama  yapmaktan  da vazgeçmiyorum.Elimde olmadan irdelemeye  başlıyorum çevremde olup  bitenleri.Ondan  mı  çok yorgun kalkıyorum  sabahları? 
        İnsan her şeyi elinde istiyor.Aklından geçen  ne varsa onun  hayalini  kurması,istemesi istediği  şeyler maddi  olduğu  sürece bir  yere  kadar.Ama  istediği,hayalini  kurduğu,aklında yarattığı  kalıba  sokmaya  çalıştığı  şey  insansa…Karşımızdaki  insanı  beynimizde  şekillendirdiğimiz  gibi  anımsamak, öyleymiş  gibi davranmak  gibi  bir  hastalığımız  var  bizim.Bulaşıcı ve  farkına varmadığımız  sürece beynimizi kemiren  ”bencil” bir insana dönüşümün yolculuğuna kaptırıyoruz kendimizi.
        
        Bir insanı  beyninde yarattığın  kalıba  sığdırıp şekillendirmek  bencillik  mi  yoksa karşı  taraftan  ilişkin  için beklediğin  fedakarlık  mı? Fedakarlıkla  bencilliği  birbirine karıştırdığımız  için mi  sürekli  karşımızda beliriveriyor aynı  kabus? Karşı  tarafın  omuzlarına bütün sorumluluğu yükledikten  sonra  kendimizi  akladığımızı  zannederek  yaşadığımız  o saman alevi “huzur” ne kadar  tatmin  ediyor bizi?
       Çözüm ürettiğimizi  zannedip  işlerin  daha  da içinden  çıkılmaz bir  hal  almasını daha  ne kadar “3 maymun” oynayarak izleyeceğiz.Hiç bir şey  olmamış  gibi  davranmayı çözümden saymadığımız  zamanlar da olacak mı?

Sudan Sebep...



        
          Uykum  benden bağımsız , bildiğini okumaya başladı  yine.Gece yatağa yatmadan üzerimden çıkardığım hırka gibi,kafamın içindekileri de sandalyenin üzerine asabilsem hiç sorun kalmayacak.Sabah üşüyerek dolayısıyla  keyifsiz uyanmışken,hayatımda 2 defa  diyaloga girdiğim telefoncunun  “arıza giderildi Ceren hanım  müjdemi isterim” iyle kendime geldim.Adam  hiç  yoktan sonuna  “inşallah  gününüz  güzel  geçer”i de ekledi.Yüzümde güller açmaya başladı.Birisinden  iyi dilekler duymayalı ne  kadar  uzun  zaman  olmuş.Hayatımda olan insanlar niye bu kadar  basit cümleler kuramıyor.En azından  gün  güzel  başladı,”gece” etkisiyle  gitseydi  gün o zaman  toparlanamayabilirdim.Günü kurtarmalı  en azından zaten akşam karanlığı  çöktüğünde kendimle baş başa kalmamak  için  elimden  gelen çabayı  sarfetme telaşı yoruyor.
         Neden  her şeyi kafamda irdelemek gibi huylar edindim  ben.İlla ki olanı biteni ya da hep içinde bir yerlerde kalanı  gün  ışığında bakmayı yeğler insan. Neden seçimler beyne hep oyun  oynar ; bir müddet mantıklı rolüne bürünüp sonrasında beyni yavaş yavaş  kemirmeye,uykusuz alametini üstümüze salmaya başlar. Ya da biz  mi kurgularız her şeyi.Beyne de o oyunu  oynayan biz miyiz? Beynimizi kemiren de içimizdeki maymuniştahlılık ve kararsızlık mı? Belki de başkalarına  suç atıp kendimizi  temize çıkarmak  daha  çok  hoşumuza gidiyor. “Kalp ve beyin” arasında kalmanın  kararsızlığının  arkasına sığınırken bulmuyor muyuz kendimizi? “Ben “ sebep oldum  çünkü  kendi  seçimimdi diye bas bas bağırmak  haksızlığaa işaret,haksızlığı  kabul  etmek de yenildiğinin  işareti.Yenilgiyi kabul etmeyi  öğrensek ? Zor değil mi? Söylerken bile  ağır geliyor . Kafan  daha  da ağırlaşıyor bunu  düşünürken. Çözümlerden  kaçmak  daha kolayımıza geliyor bazen.Sözde çözüm  ararken  yorduğumuz  beynimizi , kendi  oyunlarımızın  içinde bir  kaşık  suda boğuyoruz!

Gri...


             Bulut,gri,yağmur ve nihayetinde kasvet…
          Ankara iki gündür gri ve tonlarına teslim.İnsan neye  uğradığını  şaşırıyor.Daha 2 hafta önce İstanbul’da Beşiktaş’ın en sevdiğim caddesinde,”sandaletlerle sararmış  yapraklara basmak da garipmiş” dediğimi hatırlıyorum.Tepemdeki güneş  ve üzerimdeki  yazlık giysiler “yaz günü” havası  yaratıyordu,ama sonbaharın simgesi “sarı  yapraklar” işi bozuyordu.Mayıs ayının her gün gri geçmesi ve çizmelerle gezdiğimi hatırlamak  bile  istemiyorum.Mayıs dediğin “yaza hoş geldin” dir.Çizmenin,kazağın,kış soğunun  işi ne? “Her şey zamanında güzel” değilmiydi? Ee kim bozdu bu kuralı? 
          Kış çocuğuyum ben,sevemedim bir türlü sıcakları,sıcaktan yapış yapış  olmayı,hamam gibi olan  evleri…Benim ayım “kasım”. Yaz gelince kendine  gelir  ya  insan kabuğundan kurutulur,içi açılır,kıpır  kıpır  olur;deniz,kum,güneş üçlüsünün tesiriyle kendine gelir. Ben de aynı etkiler kasım ayının ziyaretiyle olur. Grilikten  hep  şikayet  ederim,neşem kaçar,içime  kapanırım,içime  kapanmakla kalmaz kendimi eve  kapatırım. Griden bunalırım, beynimin içine  kadar  işler o  kasvet ama  bilinçsizce severim sonbaharı. Belki hareketten,koşuşturmaktan,kalabalık arkadaş  sohbetlerinden kendimi  soyutladığımda huzuru buluyorsun.
.
          Kulağında müzikle (Nina Simone ve  Buika) uzun  yürüyüşler,bir  fincan kahveyle kitap keyfi,sıkılıp içindekileri başkaları yerine yazıya  dökmek grinin yaptırdığı  güzellikler;) 
          Sonbahar başkadır,başkalaştırır.
          Dipnot: Grinin yarattıklarına karşın her şey yılın sadece 3 ayı için güzel. Bir günlük  gri etkisiyle içimde bu kadar  kasvet varolabildiyse,İskandinav ülkelerinin birinde yaşasam psikolojik  tedavim kaçınılmaz olurdu ;)